![]()
![]()
Güneş her akşam batıp her gün doğuyorsa,
Çiçekler solup solup tekrar açıyorsa,
En derin yaralar kapanıyorsa,
En büyük acılar unutuluyorsa
Ben neden aynı kalayım söyleyin bana?
Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım,
Elbette daldan dala konup sonra uçacağım,
Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım,
Elbette bazen söyleyip bazen susacağım,
Elbette bugün ağlıyorsam yarın güleceğim,
Elbette önce çekip gidip sonra döneceğim
İnanmadım asla inanamam
Her şeyin bir sonu olduğuna
Elbette bugün ağlıyorsam yarın güleceğim
Elbette önce çekip gidip sonra döneceğim...
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Sen istanbul..!!
Demir attın asi yalnızlığımda kalabalıkların içindeki sensiz bana
Umutların tükendiği yerde beni bulan ve hissedendin oralarda
Hıçkırıklara düşman bir gözyaşı savaşçısıydın,şimdi uzaklarda...
Sen istanbul..!!
Sıyrılıp hışmından bana geldiğinde, görmedin mi yangınlarımı?
Yalın ayak sokağa çıkmaktı, hazırlıksız gelişinin kapı gıcırtısı
Hoyrat bir dalga misali gelişin ani gidişin ani,sonlar hep yıkıcı...
Sen istanbul..!!
Bunca yangının hıçkırığı akmakta ve her gece sırada beklerken
Bir başka yürek kaldırabilir mi bu yangınları hiç ah çekmeden
Teneffüssüz kaldı artık hüznüm, can vermeye dem kaldı yaren...
Sen istanbul..!!
Yağmurlardan kaçarken sonbaharlı yollarda sığındığım diyar
Umutsuz gecelerde tokmakladığım ahşap kapı sen diye bakar
Sen de bir gün ağlatma beni gecelerde güvendiğim koca çınar ...
Sen istanbul..!!
Biçare yalnızlıklara kucak dolusu nefes bahşeden ulvi diyar
O diyar 'sen' olsan ,kucak dolusu sen gelse hıfzıma,can yakar
Mahbes yokuşlarda bir gelişin bin adım eder cana can katar...
Sen istanbul..!!
Ve sen gitmesen benden istanbul...
Gitme sen istanbul...
ÖZGEBURCUTEK...
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Ömrün geçiyor pamuk ipliğinde,tökezlersen dibe vuracağın apaçık...kimi zaman virgül koyarak kimi zaman üç nokta koyarak tüketiyorsun ömrü.virgül koymak beklemekti,ağır yenilgilere hazırlıklı olmak kaidesiyle...
bekledin,bekledin,bekledin...belki ağlayarak belki kahkaha atarak...noktalar kapında sıra sıra beklemekteyken ne zamana kadar onları bekletebilirdin ki,ihanet etmek olmazdı onlara...ve her gün bir nokta bir nokta daha koymaya başladın bu yola...bir tutam gurur kapını çaldığında lazımdı bu noktalar,işte bende gittim ,işte bende terkettim diyebilmek için...gerebilmekti ,gerilebilmekti yeri gelince...ama gamsızdı yar gam yükü yutmuş gibi,fütursuzdu yar ezberlemiş gibi...
Her şeye alışırsın günü gelince,nerdesin ey o gün?...bir gün kapını çalacak mı o gün?...geldiğinde bitecek dağ gibi dert yumağı,sökülecek dibi görünene kadar...bir kedi gibi sadece oyun olarak görseydin o yumağı,o yuvarlandıkça peşinden koşsaydın niye koştuğunu bilmeden...bir oyun sansaydın gerçekten acı gerçeği...mızıkçılık yapanla ertesi gün yeniden oyun oynadığın gibi...unuttuğun gibi unutabilseydin keşke...gün oldu,ay oldu, yıl oldu ,hala yorulmadın ki yuvarlandıkça yuvarlanan yumağın peşinde koşmaktan...bilmedin mi sarıp durduğun umut değil hüzündü,gamdı,hazandı...
Kalem ağlıyor her dem...bembeyaz sayfaları ıslatıyor ,hep hoşçakal diye...ya kalemin gölgesi....? hep gel diye buğulu pencerede kayboluyor...önce heceler,sonra satırlar tek tek düğümleniyor boğazında...körleşiyor düğümler ve ağlıyor Ankara,sen ağladın diye...
Ayaklar altında bir gurur suspusluğunun suskunluğunu delip vücud buluyor en tepede...ezip geçtiğinde onu bir yürek ateşi için ,şimdi bakabilcek misin gururunun yüzüne...? değdi mi peki hayatına virgülleri sıraladığına,değdi mi gururunu incittiğine...?şimdi ellerinden kim tutacak...?
Gitme zamanı ise eğer,bavula koyacağın tek şey gurur olmalı...göğsünü gere gere gidebilmek için onu almadan sakın gitme...yarin adı anılcaksa ona sor önce,arkandan seslenenler olursa sadece sus...ve sonra bir daha sus...söyle gururuna onun için bir daha ağlatmasın paslanan gözlerini...
Şimdi,üstü kalsın gidişinin, gelişine bir fazla umut /gurur biriktiriyorum...kullanamayacağımı bile bile...
özgeburcutek...
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Ne gelecek hayallerim aklımda ne bitmez telaşlarım…
Bazen sadece bir baş ağrısı yenik düştüğüm,bazen bir kaç derece fazlalık;ateş…
Bu kadar yeter çok önemli planlarımı (!) alt üst etmeye
Sonrasını geç !
Kıvranırken,ellerimi sıkıca bağlamışım kendime.
Elim uzanmıyor sevdiklerimin ellerine,onların ellerinde tutunamıyor.
Kendime anlatıyorum dertlerimi.Yalnız kendim anlıyorum kendimi.
Ruhumda el çekmiş bel bağladıklarından.
Şimdiden devriliyor gibi “sarsılmaz” fikirleri
Boşuna yük etmişim aklıma bu zifirleri
Yeni yeni anlıyorum neden bu denli inlediğimi:
Baş ucunda beklerken hastalığın,farkettim de bir kaç şeyi:
Sahi! Nerdeler hayallerim ? Nereye kaçtılar sicim gibi ?
Hele o ! O rutin işlerim. Hani olmazsa olmazlarımdandı.
İtiraf etsin hadi , gitti , gitti işte hepsi !
Umutlarım bile mi ? Ah evet ! Onlar yiteli çok olmuştu zaten.
Ve nihayet yalnızım işte !
Şimdi ne altında ezildiğim o bitmez telaşlarım
Ne kendisi gelmeden yorulduğum “gelecek hayallerim” yanımda.
Sadece ben varım hayatta.
Pek de yalnızlık değil aslında,”yalınlaşmak” denir buna.
Ve kendime geliyorum yakınlaştıkça aslıma.
Benimle olduğunu zannettiklerim…
Benden izin almadılar ki hayatıma girerken,izin alarak çıksınlar…
İzin alarak sahiplenmedim ki izin vererek bırakayım.
Kıtlıktan çıkmış ırgat gibi saldırırken tarlaya
Düşünmeliydim,bunların bir sahibi olacaktı aslında.
Gelip el koyacaktı tarlasına.Ki ben kim olduğumu hatırlayayım.
Ve böylece tarladan çıkıp kalakalınca ortada
Aslıma dönüp kendime geldim haddimi bildim.
Her olayın merkezi sandığım ,başrol oynadığıma kandığımdan beri
İşsiz güçsüz bir ırgattan pek de farklı değilmişim meğer.
Gözümde büyütüp kendimi işe yarar bildiğim ben
O ahmak adamın yaptığını yapmışım yıllarca.
Hani gemiye binmiş yüküyle de yol boyunca sırtından indirmemiş..
Benim yaptıklarım da o kadar ahmakçaymış aslında.
Dert edindiklerim,yük bildiklerim bırakıversem kendi hallerine gideceklermiş.
Sahiplenmeseymiş onları,sadece “emanet bırakıldıklarını” hatırlasaymışım.
Bu kadar yükün altında ezilmeyecekmişim.
Aciz olan benim,
Bir kollayanım olacaktı elbet kendimi dev sanmasaydım.
Emanet ağır yük! Değil ki sahiplik…
Bu yüzden ezildim işte,bir düzine cahillik
Kaldıracağım kadar verildi bana.
Daha fazlasına karışarak kendime eziyet eden benim.
Bunca şeyi anlayınca,”inşaAllah”,
Çoktan dilimin en zarif duası oldu bile.
Yeniden kabul edilmenin beklentisiyle “inşaAllah” derken içten içe
Ne sunulan tarlalara baktım ne de başka bir şeye.
Zaten iyisinden bir tevekkül borçluyum rabbime
“inşaAllah” dedikten sonra başlayan işe
Ruhum uyanıverdi,hani o yıllardır durmadan kıvranan
Sen de yeter ki onu an ,çünkü
İnşaAllah derse yakaran inşa eder Yaradan.
Senai Demirci
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
MuSTaFa iSLaMoĞLu
Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma.. Kimin geldiği önemli değil, kimin
gelmediği de… Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
Yolcuya bakıp, yolu tanıma.Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil; Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve
seyyal…
"En doğru yol : en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak
lambasının altında arayan şaşkınlardır. Aldırma…
Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan sözedenler, aşıkmış gibi davrananlardır.
Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de severler.
Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat, şu gerçeği de hiç unutma : Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
Yol boyunca; Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları, yolda metafizik
uyuşturucularla keyif çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu, kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre
koşucusu gibi hızlı girip, 50. metrede yola yatanları, yürüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine
zar atanları , yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını
çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara
kızıp yolu satanları göreceksin.
Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen,
amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın , merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. Doğru yol :
insanların çoğunun gittiği yol değil, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.
Yolda vereceğin her molayı özeleştiri durağında vermelisin. Unutma, tevbe özeleştiridir. Kendisini hesaba çaken,
başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur.
Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman
olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabile-ceğin en güvenilir yerin yüreğindir. Bir
şey daha : Pusulayı sahte manyetik alanlardan, paraziter nesnelerden uzak tut; İbreyi saptırırlar da haberin olmayabilir.
Yol emniyetin için gerekli olan şartların başında bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyuşturucudan uzak
durmalısın. Hobilerinin, fobilerinin, korkularının bilincin üzrindeki saptırıcı etkisini iyi hesap etmelisin. O'ndan
başkasından korkarsan , korktuğunun başına musallat edileceğini kesinlikle bilmelisin.
Yolda düşeceğin en büyük tuzak, yersiz korkularının tuzağıdır; Yani, kendi benliğinin sana kazdığı tuzak.
Hayırlı yolculuklar dostum.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Ferhat’ın yoluna çıkan dağın adı unutuldu. Şirin’i hapseden zindanların duvarları çoktan toz oldu. Ferhat’ın Şirin’e aşkı dillerin ucunda sımsıcak konuşuyor, kalplerin taraçalarında terütaze nefes alıp veriyor. Dağ yıkıldı, duvarlar unutuldu, araya girip ayıranların isimleri anılmadı; ancak Ferhat’ın kalbinde olan, Şirin’in ruhunda gezinen aşk dağ gibi dimdik ayakta duruyor, yamaçlarını süsleyen pınarlardan nice dudak hâlâ daha ab-ı hayat içiyor...
Ağlama ey aşk, ağlama ki, Leylâ’yı Mecnûn’a uzak eyleyen çöl kaç kere kurudu, kumlarını kaç rüzgârın hoyrat eteklerinde savurdu ama Leylâ’nın gözyaşları hâlâ daha aşıkların yanağını yıkıyor, Mecnûn’un deliliği her gece aşıkların aklını başına getiriyor. Çöl kaybetti ey Leylâm; senin adın kaldı. Aşkı hor görenlerin adı çöllerin kumları gibi kimliksiz kaldı ama Mecnûn’un hatırı hep kaldı.
Yûsuf ile Züleyhâ’dan geriye ne kaldı ey aşk? Mısır sultanının adı hiçbir şiire sızmadı. Yûsuf’u satanların esâmesi okunmuyor, Yûsuf’a canını veren Züleyhâ, bak nasıl da hayretle anılıyor. Üzülme ey aşk, üzülme, yüzünü yıkayan gözyaşların nice Yâkub’un gözlerini açmaya ayarlı. Sultan kaybetti, kuyu kaybetti, zindan kaybetti, Yûsuf kazandı, Züleyhâ kâr eyledi.
Zavallı Züleyhâ...Senin için ne müşkiller yaşadı ey aşk. Yûsuf’a sarmaşıklanan yüreğine söz geçiremedi senin yüzünden. Bir Mısırlı Züleyhâ varmış desinler diye yapmadı bunu elbet. Senin için yaptı, aşk için yaptı. Arada haram vardı ey aşk. Sen ona helali götüremedin. Ona nasip olmadı Yûsuf. Onun sevdası mahşere kaldı.
Sen eskisin ey aşk. Çok eskisin. Eskicilerin alıp satamadığı kadar yeni, insanlık tarihi kadar eskisin. Her yerde, her yürekte farklı bir elbiseyle çıkıyorsun karşımıza. Ama hep aynısın. Senin adını kim koymuş bilmiyorum. Ama her yerde hazır bekliyorsun. Ve aslında yenisin, yepyenisin. Bu kadar yeni olmasan, bu kadar dolaşık olur muydu ayaklarımız senin yolunda. Kimse aşkın ustası olamadı, kimse seni kuşatamadı. Kimse tedirginliğini bırakamadı senin yanında, kimse kalbini sakin kılamadı kucağında. Hep acemi hep acemi olduk yolunda.
Sen aşksın...Sen hem hayal, hem gerçeksin. Hem ırak, hem yakınsın. Bazan güneş kadar yakıcı, bazan sularca serinsin. Bizi yücelten büyütensin. Sen ateşsin...Sen her şeyi arıtır, temizlersin. Sen suların bile susadığı susun; hiç bitmez serinliksin, hiç bilinmez derinliksin.
Çünkü sen bize ta ötelerden armağansın. Sen güzelsin, sen Tanrı misafirisin kalbimizin kapılarında. Seninle yıkanmayan gönüller paslı, seninle tanışan yürekler yaslı ey aşk. Tüm cefana rağmen seni gönüllerin efendisi bildik. Bin türlü yüzünü bin türlü sevdik.
En güzel şarkılar senin için söylüyor ey aşk...Senin için geldi bahar.. Nisan yağmurları senin için yağıyor şemsiye şemsiye...Nevruz çiçeği senin için el verdi çiğdeme. Aşıklar senin için baharı bekliyor. Yaseminler, ıtırlar, yaban gülleri senin için desteleniyor ...
Sen aşksın...
Anlamını bilemeyip önümüze kattığımız... Ama çok ucuzladın artık. Kurşuni binaların kasveti altında görünmez oldun. Ne Mecnûn’u kaldı dünyanın ne de Leylâ’sı. Öksüz kaldın... Yetim kaldın... Saltanatın bitti.
Sen aşksın ya; tüm dünya sana kurulu sanırdım. Oysa ayarlar bozulmuş. İbre yalan yanlış işliyor. Yalancıktan açılan kapılarda kalıyorsun. Görünmez bir cadı, olmadık büyüsüyle seni kolluyor.
Sil gözünün yaşlarını ey aşk, sil ki, onların isimleri ayrık otlarına konulacak; seninki de benimki de aşığınki de güllerin kokusunda her daim koklanacak!
Demek artık gidiyorsun. İnsanlara veda etmeden sessizce... Sana kör olmuş, sana sağır olmuş, sana lâl olmuş gönüllerden çekiliyorsun, seni unutmuş zihinlerden kaçıyorsun. Haklısın. Seni haraç mezat pazarlarda ucuza sattık ey aşk. Yûsuf’u kuyuya atar gibi. Meze yaptık seni düşkünlüklerimize. Ferhat’ı dağın ardında unutur gibi. Aşk haritaları çizemedik kalbimize. Mecnûn ile Leylâ arasında çöller yayar gibi. Sınırlarımızı oluşturamadık. Seni kalbimizin en mutena yerine koyamadık. Kerem’i Aslı’ndan koparır gibi.
Aşksızların dünyasında yalnız kaldın ey aşk... Seni kaldıracak, sana kanacak bir dünya var mı dersin? Giderken bize bir esinti bırak da öyle git. Kanayan ruhumuza belki merhem olursun. Mecnûn’un çölünden, Ferhat’ın dağından, Kerem’in külünden ne varsa al götür ey aşk. Ta ki bu hasret biz aşksızların, aşkı unutmuşların yüreğini tutuştursun.
Biz insanları, hayatın kalbine çeken güç sensin. Dağları deldiren sen, çölleri geçiren sen, dağları ovaları aşıran yine sen. Rabb’imizin ruhumuza üfürdüğü musikisin. Ruhumuz seninle buldu ahengini. Bilemedik. Anlayamadık. Bizi affet ey aşk... Öyle kaybettik seni ki kaybettiğimizi bile bilemedik. Affet bizi ey aşk...
SANAYİ DEMİRCİ
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Susmaktan çok yoruldum. Artık bildiğin sesler hatırına konuş dilim…
Vakit gecenin yarası… Gözümü açtım aydınlı niyetinde. Gündüzlere sığmayınca, geceyi kabullenir oldum. Gecenin en karanlık yerinden yarınlara aydınlıklar biriktirmekti amacım. Aydınlığı gecenin zifiri karanlığından biriktirmek, yarınlarıma karanlık ekmekti. Bildim; ama kulak ardı ettim. Ve geleceğimin portresine kara bir çerçeve biçtim.
Bir ölümün ardından tutulan yaslara hep siyah eklenirdi. Ölü siyahla uğurlanırdı. Ben hangi yanımı öldürmüştüm, hangi yanımı her gün öldürdüm de bu denli siyaha büründüm? Oysa tüm bildiğim siyahlar aynı beyazla kurşunlanıyor. Ve cesedi hep beyazı gölgelenmiş bir kefenle son buluyor.
Bir bir yok oluyorum. Yokluğum giderek “faili meçhul”lere sığınıyor. Kalabalık bir sokak ortasından, günün en aydınlık anında vuruluyorum; ama nedense tutanaklarda sadece “faili meçhul” kalıyorum.
Pılımı pırtımı toplayıp saniyelerin gözüne çarpıyorum hece hece yalnızlığı. Saliseler geçiyordu üstümden, kruvazör niyetinde. Zamanı öldürmeye yelteniyordu içimdeki akrep. Oysa yirmi dört saatten yirmi dört yaraya ulamıştım dünyamı. Yirmi dördü de içimi yaktı…
Bir bedende bir düzineyim. Bir ruhta bin… Oyuncaklarla yaşama gülümsemek için geç bir zaman artık. Şimdi cümlelerle oynuyor beynim. Bu oyunda hep düşüp kalkıyorum. Her yanım yara bere… Her yanım vurgun… Tehlikeli bir oyunda ölüm kalım savaşı vererek mutsuzluk diziyorum. Dizgim hatalı, harflerim kırık…
Kelimelerimin kapısı aralı… Her an yazıya dönüşmeyi bekliyor içimdeki ses. Ne konuşacak kadarım ne de susmaktan yanayım … Kendime tek muhalifim ben. Tezatlardan tezat beğenmem kendime. Kendim varken en karşımdaki bile yandaşım olur. Bana karşı ben savaşından ölüm aklar beni. Ki hangi yanımı tutsam ölümün kucağıdır zaten. Bir savaşsa yamaçlarımdaki, biri yok olmalı biri kalmalı… İkisi de benim… Bana karşı ben… Ya ben ölücem ya da yine ben… bir yanım sadece sağ çıkacak bu mübarezeden. Ölüm ardında, ölüm tadından koşturup duruyorum. Yok, mu musalla suretindeki kelimelerden tabut ören?
Anlamı uzun olan bir cümle bulanıklığıyım. Hangi kelime beni özetleyebilir ki? Hangi dil lisanımı konuşur?
Ne demeliydi ki içim bunca yanmışlığı üzerine? Herkese ve her şeye rağmen yalnız değilim yalanının ardına saklanıp koyu bir yalnızlığı yudumladığında, ne söylemeliydi? Onda acıyı dem tutturan hayatına mı kızmalıydı? Ya da bitmez tükenmez ağıtları mı diline dolamalıydı? Kimden başlamalıydı ağıt yakmaya? En suçlusu kimdi bozulan hayatımın? En suçlusu gidenler miydi? Gitmeyip acı çektirenler mi? Bir bilinmezlik üçgeni arasından oradan oraya savruluyorum. Kendime sorduğum soruların bile cevaplarını bulamıyorum. Aşikâr değilim. Hafi bir ömrün kalıntılarını taşıyorum. Yine ben mi suçluyum. Yoksa tüm konuşmalarımı çalıp bana sadece susmayı bırakanlar mı?
Payıma bir son yazılmış. Ne kadar didinsem boş… Öyle geçti ki vakit. Sen bile kurtaramazsın artık beni. Sen bile yarama merhem olmazsın. Sen bile…
Oysa hep senden sanmıştım acılar. Yokluğunla varlığın arasında sürüp giden ömrüme. Bir yok olup bir de var olduğunu ispatlamak adına yollara düşmüştüm. Bilmeliydim ki tüm şüpheler, tüm ispatlama düşleri varlığın olunca oluyordu.
Geç bir zaman. Git desem gitmezsin belki şimdi. Ama gel desen ben de gelemem. Her şey için geç... Yoruldum adına düşler biriktirmekten. Harflerin kalemime dolanmasın artık… Ki adımı unuttum adını yazmaktan… Yorgunum… Sana susmayı kabullenecek kadar… Geç bir zaman. Artık düşme satırlarıma. Ki sen satırlarıma düştükçe ben acılara düşüyorum… Ki sen yazılınca ben siliniyorum…
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bülbülü bir güle zar eylemişler...
Figanı dağları aşan dil suskun,can suskun,şiir suskun,şair suskun...geldi hazan yine hüzün yine hicran yine giryan yine hüsran yine gam...yan gönül dermansız haline,bahçe gazel döktü yapraklar sarardı hazan hep sonbahar...ey can bilmez misin? kar bize boran bize feryat bize figan bize har bize ,bir de sen gelsen dize..hüzünlere yazılmış bir ömür bize leyli yar..kış geldi..
Evvelim,ezelim,ebedim,ezberimsin...
Fecri aydınlatan bir kelam, ruhu okşayan bir dua avuçlarımda...bir sabah perdelerime vuran günaydınımsın.karanlıkları aydınlatan,geceyi gündüz yapan güneş misali gözümü kamaştıran ulvi ateşsin...içime düştüğün andan itibaren yüreğim kordan ibarettir görmez misin?adımlarımsın ateşe koştuğum..rüzgarıda alıp koynuma sana koşuyorum,yalın ayak...
ellerimde sıkı sıkı sardığım ufacık bir umut,sende büyütmeye geliyorum...taşlı patikaları aşıp düze çıktığımda gör beni sevgili...karşıla beni ...
Sabrın ebede vardığı bekleyişsin...
bedeli ödenmiş acılarımın karşılığı bir göz ucu bakışın ...o bana ne büyük bir deryadır hıfzımdan silinmeyecek...suya hasret çöl toprağı gibi sana susadım yar...toprak 'sen'diye haykırıyor duymaz mısın? fışkırdığın an topraktan dua dua yeşerecek yapraklarım...içinde büyüttüğün küçük bir kız çocuğu 'ab-ı hayatın' gel de bir soluk alsın...sabrım dağları aştı son bekleyişlerini yudumluyor...vuslat ne ulvi son ...sabahlara ereyim ,karanlıkları defedeyim sapladığın hançeri çıkarmaya gel...Canımı acıtan bilinmezliğini ört de gel…
Kalem elden düşmeden, lambada titreyen alev üşümeden..aşk kağıda yazılmadan gel..
Aşkın ateş öyküsünde, ölmek, vuslattır..
Aşk mumunun etrafında bir pervane ,yanana kadar sevgilinin peşinde ve sevgiliye varamadan canını can yolunda veren divane...yanar aşık,varlığın erisin,ikilik kalksın,onda tek can canan kalsın diye...aşkın manasına ruh oldu ateş,ateşin manasına can verdi pervane...mumun ateşi tutuşturdu tüm varımı,yangınımı görmez misin?sen söndürmessen kimin kudreti yeter sevgili?bir dermanım vardır ki içimdeki yangını gözyaşım söndürür ...bu bir derman mıdır bendime?...öyleyse akıver gözyaşım...sevgili yangınımdan bi haberdir...öyleyse akıver gözyaşım...
Bir damla sevdanın adıdır gözyaşı...
ÖZGEBURCUTEK...
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kalbimin bütün kapılarının çıkmaz sokaklara açıldığı tezatlıkları vardır hayatımın. Zamanı tersinden yaşadığım, kelimeleri tersinden yakaladığım, başım döndüğünde dünyanın tersine döndüğüne inandığım çıkmazları vardır hayatımın. Bu yüzden midir; yoksa bilemediğim başka bir nedeni mi vardır anlayamadım ama yaşadığım sürece, en iyi arkadaşım olduğuna inandığım hayat, ruhumun içinde, henüz kazananı belli olmayan ve harp sahnesini andıran bu kördüğüm olmuş tersliklerimden dolayı, beni memnun edemediğini düşünüp, dayanılmaz sancılar çekmektedir. Her şeye rağmen, benim ve hayatımın dümeni kırılmış bir gemi gibi sürüklenip, bilinmez derinliklerde alabora olmamızı engelleyen kaçamayacağımız bir gerçek vardır. O da ölümün benimle birlikte hayatımı da hep açık duran kapısından istediği an içeri çağırıp ilmek ilmek dokunabileceği gerçeğidir.
…
Hayat bana, kendisine bir düşün değil; binlerce düşün penceresinden bakıp, gerçeğe hangisinin daha yakın durduğunu keşfetmemi söyledi. Ben ona bir düşün penceresinden baktım, hiçbir gerçek göremedim. O ise aldırmaz tavrıma bakmadan, beni memnun edemediği için ağır sancılar çekti! Çektiği sancıları bana hissettirmemek için baharlarda gül oldu gülümsedi, dallarda yaprak oldu yeşerdi, kırlarda çiçek olup renklendi. Ben onu dalından koparıp soldurdum; o iki damla gözyaşı döktü...
“Ağlıyor musun?” dedim.
“Bunlar sevinç gözyaşları” dedi.
Hayat bana yalan söyledi! Ben ona küstüm, o bana hâlâ küsmedi. Şimdi de, baharla birlikte kapımda bekliyor. Düşünüyorum, alsam mı onu içeri? O zaten hep içimde değil mi? “Şimdi git sonra gel!” desem, o benimle gelip, benimle gidecek değil mi? “Kış örtüsünü çekmeden, kardelenler açmadan gelme!” desem, onlar zaten hayata merhaba demek için açan, onu yeşertmek için örtüsünü çeken değil mi? “Aklımın ve yüreğimin kapılarından girmeden benim olamayacaksın” desem, o zaten aklım ve yüreğimden de içerde değil mi? Ben mi onu yaşıyorum, yoksa hayat mı beni yaşıyor? Ben mi onun içindeyim, yoksa hayat mı benim içimde? O galiba, gözlerim kapalıyken görebileceğim bir suret, kulaklarım kapalıyken duyabileceğim/sevebileceğim bir ses ve her aynaya bakışımda, bana bakan bir yüzdür...
…
Kimse, düşlerinin terkine uğramadı! Ben de...
Hayatım zaten bir düş…Bir gün düşeceğim toprağa ve gözlerimi sonsuz hayatın kapılarından girmek için kapatacağım. İşte o zaman, hayat denen bu düşten ilk kez uyanmış olacağım!
NuRDaL DuRMuŞ
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı